BOZCAADA
                        
2 - 4 Temmuz 2005

Bozcaada yolculuğumuzun ardında kalanlara baktığımda bu kez de beni gülümseten pek çok şey gördüm. Bunlara şöyle renkli bir sıralama yapmam mümkün:
Evde Şarap Gurubu olarak her ne kadar Bursa ağırlıklı da olsa ailecek bir arada keyifli dakikalar.
Milyonlarca şişe şarabın olduğu adada Rakı içmemiz. Reşit Soley'in muhteşem "Karga"sı Corvus. Yağmur sonrası yakıcı güneşle birlikte kendimizi attığımız kişiye özel plajlar. Pıtrak salkımlı bağlar. Rüzgardan enerji üreten -adalıların deyimi ile- fırıldaklar. Ponente Feneri. Bağbadem'in çalışkan insanları. Yemekle birlikte dostluklarını sunan insanların mekanı: Lodos Restoran.
Böyle renk renk güzelliklerin olduğu gezi sonrasında kapağa konacak fotografı seçmek oldukça zor oluyor. Ama öne çıkan ikisini sağ ve solda görmektesiniz. Ponente Feneri ve Corvus.


İlk feribotu kaçırmanın bedelini adanın en ilginç mekanlarından birinde dostlarla birlikte yapılan; Özcan Abla'nın  12 çeşit reçelli, fesleğenli, ada çaylı, kahvaltısını kaçırarak ödedik. Sonra da oraya gitmek fırsat olmadı. Orası da bir sonraki gidişimde kafama yazdığım bir adres olsun. Odamıza yerleşip bir duş aldıktan sonra Ayazma plajındaki buluşmaya doğru yola çıktığımızda güneş günlük turunun yarısını tamamlamıştı. Plaja vardığımızda kimi dostların sahilde kendini güneş ve denizin güzel koynuna bıraktığını, kimi dostların ise midelerinden gelen doğal ve dayanılmaz çağrı ile plajın ardındaki sahil lokantasındaki masalara bıraktığını gördük. Hemen özlem gidermek için kucaklaştıktan sonra biz de onlara katılarak kısa süre de olsa bu ortamda olanları yaşamaya koyulduk. Biraz deniz, biraz güneş, biraz sohbet derken biz de kendimizi masa başında çiğ börek yerken buluverdik. Reşit Soley ve Corvus'u ile olan randevumuza kadar olan süre zaten kısaydı ama o sürenin de göz açıp kapayıncaya kadar tükeniverdiğini gözüm saate iliştiğinde anlamış oldum. Saat 15.00'de olan randevumuza gecikmemek için çiğnemeden yuttuğum çiğ börekler boğazımdan aşağıya doğru salına salına inerken ben arabanın marşını çevirmiştim bile.

Corvus'u anlatmak için kafamdakileri söyle bir toparlamak üzere kendime bir çay doldurup tekrar yerime oturduğumda kendimi yine neresinden başlayacağımı bilmeden yazıyı yazar buldum. Yani Corvus'u tam olarak anlatmak benim yapabileceğim bir şey değil. Corvus' anlatmak Reşit Soley'in işi. Yani neresinden başlayayım. Misyonundan vizyonuna kadar Reşit Soley Corvus'a damgasını vurmuş. Corvus da doğal olarak Türk şarapçılığına damgasını vurdu diyebiliriz. Geçen yıl bağbozumu sonrası ziyaret ettiğimiz tesis, zaten takdirlerimizi  toplamıştı. Bu kez gittiğimizde "işte bu kadar olur" dedirtecek bir o kadar daha gelişme göstermişti. Tesise adeta  bir tesis daha eklenmişti. Yeni ve Reşit Soley tarafından özel olarak dizayn edilmiş tanklar, bir yılını doldurmadan iki - üç katına çıkan kapasite, her aşamasında enologlarla yapılan planlamalar, ada bağcılığı adına geleneksel ürünleri dünyanın önüne çıkarmak için yapılan yeni atılımlar. Reşit Soley anlattıkça konu konuyu açıyordu ve anlatacak o kadar çok şey vardı ki es vermeden anlatmasına rağmen ayaklarımıza kara sular da inmeye belimizde ağrılar oluşmaya başlamıştı. Ama yaşadıklarımızın ve gördüklerimizin heyecanından bu ağrıların farkına çok geç vardık.

   
 

   
 

   
 

Her adımı bilinçli ve işin doğasına uygun yapılan çalışmaların ilk ürünleri olan 2004 Zeleia-Vasilaki ve 2004 Teneia-Çavuş tattığımızda artık mest olmuştuk. Çavuş üzümünden bu denli bir şarap olur muydu? Olmuş işte hem de frizantesi de (gazlı şarap) mis gibi olmuş. Vasilaki de ha keza. Kırmızı seven biri olmama rağmen yaz akşamlarında keyifli bir serinlik için ideal şaraplardan hemen sipariş ettim. Kuntra (Karasakız), Karalahna ve Kuntra-Karalahna Kupajı henüz şişelenmemişti ama olsun Reşit Soley evimize kadar göndereceğine söz verdi. Dikkat ederseniz hep adalı üzümlerden yapılan şaraplardan söz ediyorum. Corvus'un hedefi adanın geleneksel ürünleri üzerine gitmek. Corvus'un adadaki şarapçılıkta gerçekleştirdiği devrimin ilk ağızdan tanıklığını yapmanın keyfinin tadını çıkara çıkara boşalan kadehlerimizi birbiri ardına doldurmakta gecikmedik.

    

    

    

Yukarıdaki fotografa bakıp "kimisi de yerinden kalkmamak için iki kadeh birden almıştı" diye düşünebilirsiniz ama işin aslı öyle değil. İkinci kadeh, fotograf çekebilmek için eşime verdiğim benim kadehim. Benim fotografım yok ama kadehim karede olsun dedim. Bir de en sağdaki fotografta pencerenin camında yansımam var. Diğer arkadaşlar umarım gönderdiğinde  benim de yer aldığım bir fotograf olacak. Reşit Soley'in anlattıklarını dinleyip fabrikayı gördükten sonra ürünlerindeki kalitenin nedenini anlamak zor değil. Şarap işinden biraz olsun anlıyorsanız bile yapılanların tamamen kaliteli ürün almak adına planlanmış olduğunu anlamanız çok kolay.

Uzun lafın kısası Corvus anlatmakla bitecek gibi değil. Gidip görmek ve orayı yaşamak gerek. Zaten daha uzun yıllar Corvus'u ve ürünlerini konuşacağımız kesin. Şarap fabrikalarını ziyaret etmek isteyenlere şunu hatırlatmakta yarar var; diğer fabrikaları Corvus'la kıyaslamayın. Corvus, çağdaş Türk şarapçılığında bir prototip. Teşekkürler Reşit Soley'e ve Corvus'a emeği geçenlere. Corvus; ömrün, karga* gibi uzun olsun
*karga ortalama 170 yıl yaşar.

  

Daha sonra adanın merkezine yönelip Talay şarapçılıkla olan randevumuza gittik. Geçen kez olduğu gibi bizi sıcak bir karşılama ile fabrikalarını gezdirdikten sonra hemen karşısındaki tadım ve satış mekanında ürünlerini tattırdılar. Çavuş, Vasilaki, Kuntra (Karasakız), Karalahna ve Cabarnet Sauvignon ürünlerini denedikten sonra alış veriş  kısmını  hemen  tamamlayıp  yaklaşan  akşam  yemeği için hazırlanmak üzere otele dönmek

amacı ile Talay'dan ayrıldık. Dışarıya çıktığımda sağda görülen şirin çocuklu, güzel fotograf karesini çekilmek üzere beni bekler buldum diyebilirim. Afiyet olsun küçükbey.

Martı Restaurant'da; zeytinyağına doğranmış köy ekmeği ile bir karşılama, başlangıç olarak peynir tabağı, fava, yaprak sarma, közde patlıcan, ara sıcak olarak; kaşar pane, ahtapot ızgara, ısırganlı börek, tarak (kum midyesi), ana yemek olarak da çipura ve salata menüsü bizi bekliyordu. Böyle bir yemek ve dostların sohbeti bekletilmeyeceği gibi midemizden yükselen gurultuları daha fazla dinlemek istemiyordum. Yemekte olan özel

sohbet ve kaynaşma, aşağıdaki fotograflara da geçen sıcak atmosfer, yemeklerin lezzeti tek kelime ile mükemmel diye adlandırılabilir. Ama şarap konusuna gelince burada biraz durmak istiyorum. Yemekte içilecek şarabı seçmek üzere sevgili Hakan tadımı bitirdiğinde şöyle etrafına bakınıp; sanırım gelecek tüm eleştirileri kafasının içinden geçirdikten sonra keyifsiz bir şarap içmektense hiç içmemeyi tercih etti ki rakı içmeyi seçti. Hakan Doğu'nun damak zevkini bildiğimden ben ve diğer bazı dostlar da rakı içmeyi tercih ettik. Ama diğer masalarda bulunan Reşit ve Bülent beylerden hemen eleştiriler gelmeye başladı. Vay efendim Evde Şarap gurubu

   

   

   

olarak nasıl olur da rakı içermişiz de... Şaraba gönül vermiş bir gurup olarak misyonumuza ters düşmüşüz de... Tabi biz bu sataşmaların geleceğini  ve bu sözleri söyleyenlerin dostlarımız olduğunu bildiğimizden işi gırgıra vurup sataşmalara esprili sözlerle karşılık verdik. "Sonuç olarak biz Evde Şarap gurubuyuz adı üstünde Evde şarabımızı yaparız da içeriz de ama dışarıda serbest. İyi şarap bulamazsak rakı da içeriz. Zaten rakı da üzümden yapılmıyor mu? İyi şarap vardı da biz mi içmedik." Bu sözler üzerine artık sataşmalar yerini hiç kesilmemek üzere tekrar sıcak

   

sohbete bıraktı. Sohbetin sizi sarıp sarmalaması için hangi masada veya masanın hangi köşesinde oturduğunuz hiç önemli değildi. Aslında bir masada oturmanıza bile gerek yoktu. Siz orada durun. Sohbet sizi sarıp sarmalayıp bir girdap gibi içine çekiveriyordu. Bazen de müziğin nağmelerine kendini bırakmak en iyisiydi. Sağ yanda gördüğünüz çiftler de bu nağmelere ayak

   

uydurdular ve kendilerini vakit geçirmeden masaların arasındaki küçük dans pistinde buluverdiler. Unutmadan; adaya adım atmamızdan itibaren ilgisini esirgemeyen ve yemek organizasyonundaki zahmetleri için Bülent Akgezer'e kucak dolusu teşekkürler.
Yarın ki yağmurun habercisi olan püfür püfür rüzgarın serinliği sohbetin sıcaklığını azaltmak yerine daha da kuvvetlendirdiğinden kaldığımız Ataol Çiftliği'nin çimenleri üzerine kurduğumuz masamızda sohbete devam edildi. Bir yandan; büyük şehrin ışık kirliliğinden dolayı görme imkanı bulamadığımız yıldızların seyrine dalarken bir yandan içtiğimiz şarabın yapısı üzerine veya Corvus'un ürünleri üzerine sohbete daldık. Satın aldığımız bir şarabın meşe fıçıda bekletilmesi yerine meşe talaşı ile bekletilmesi bile bozamadı keyfimizi. Bu arada yukarıda kapakta gördüğünüz Corvus armalı meşe fıçının kullanma süresinin 100 yıl olduğunu belirteyim. Kimse yatmak istemiyordu ama ertesi gün yola çıkacak olanların - ki biz hariç herkes gidiyordu -uykuya olan ihtiyacı da göz ardı edilemezdi. Gelibolu tarafından çakan şimşeklerin parıltıları ve şiddetini yavaş yavaş arttıran rüzgarın habercisi yağmur  sabaha karşı adanın üzerine boşalmaya başladı.

Sabah serin bir atmosferde kahvaltı ederken, masalarda oturanları yağmurdan korumak üzere indirilen şeffaf tentenin üzerindeki yağmur damlalarıyla birlikte yandaki pastoral görüntü objektifime takıldı. Kahvaltıyı bitiren arabasına atladığı gibi arabalı vapur sırasına girdi. İki araba farkı ile gemiye giremeyenlerle yandaki fotografı çektirdiğimiz Cafe Ponente'de kahvelerimizi içtikten sonra onları da yolcu edip Bağbadem'e geçmek üzere valizleri toplamak için geri döndük. Bağbadem Tatil Evi; Bilgütay ve Berkay

Ergül çiftinin deyim yerinde ise tırnaklarıyla çalışarak oluşturdukları sevimli, sevimli olduğu kadar sakin ve rahat edebileceğiniz bir mekan. Aşağıda fotograflardan da görüleceği gibi kesme taştan yapılmış evlerin görünümündeki doğallık içlerindeki eşya ve dekoratif düzenlemelere de yansıdığından hayli huzurlu bir konaklama sağlıyor. Oda+kahvaltı olarak hizmet veren Bağbadem'de sabah kahvaltısını evinizde bulacağınızı sanmıyorum. Hayli lezzetli ev reçelleri, yöreye has zeytini, peynir çeşitleri ve hepsinden önemlisi ev tarzı demlenmiş çayın mis gibi kokusuyla güne hayli neşeli bir başlangıç yapmanızı sağlıyor. Tesisin etrafını bağlar ve badem ağaçları süslüyor.

   

  

Tatil evinin etrafını süsleyen sadece yeni salkım tutmaya başlamış bağlar ve bademler değil. Yaz sıcağında boy gösteren hatmiler ve kır çiçekleri avlunun her bir yerinde karşınıza çıkabilir. Grubumuzun da üyesi olan Berkay; bağbozumunda şaraplık üzüm toplamak ve şarap yapmak üzere bizleri adaya bekliyor. Bu teklife hayır demek mümkün değil. Sabah yağan yağmur, biz odamıza yerleştiğimizde yerini pırıl bir havaya bıraktığından denize girecek sakin bir yer arayışıyla ev sahibemiz Bilgütay'dan yardım alıp yola çıktık. Adada rüzgara göre yönünüzü belirleyip sakin bir koy bulmak mümkün. Poyraz eserse güney, lodos eserse kuzeydeki koylar sizi bekliyor.

Biz solda gördüğünüz koyu seçtik. Fotografı büyüttüğünüzde görüleceği gibi denize giren insan sayısı: bir kişi. Yağmur sonrası olduğundan ilk denize girişte soğuk gelmesine rağmen hemen alışıp keyfini çıkarmaya devam ettik. Gün batımı fotografları için rüzgar güllerinin bulunduğu Ponente Burnunu seçtim. Adaya elektrik enerjisi üreten santralın ve Ponente Fenerinin bulunduğu batı ucu gün batımında mutlaka gidilmesi ve güneş batımında şarap içilmesi gereken yerlerden biri. Ben de yanımda götürdüğüm, güzelce soğutulmuş elma şarabımı

yudumlarken sizlerin de orada olmasını çok isterdim dostlar. Ama sanırım siz o saatlerde evlerinize varmıştınız bile. Neyse; bir sonraki buluşmamızda mutlaka bunu yapalım. Hayli keyif alacağımıza eminim. Denizden gelen rüzgarın önüne kattığı kekik kokularıyla karışık iyot kokusu dört bir yanınızı sarmalarken, arkanızda rüzgar güllerine bekçilik yaparken fırtınalardan hayli nasibini almış Ponente Feneri, önünüzde Anadolu'yu terk etmeye hazırlanırken, zamansız yağan yağmurları getiren bulutların arasından portakal renginin tüm tonlarını sergileyen, yakıcı yaz güneşi. Gel de içme be kardeşim. Gel de içme! Ama merak etmeyin herkes için bir yudum aldım.

   

Son durak akşam yemeği için Lodos Restaurant oldu. Bu restorana Bülent bey'in önerisi ile gittik. Adada yetişen bitki ve sebzeler, günlük tutulan balık çeşitleri, beyaz veya kırmızı etlerin kullanıldığı ev tarzı yemeklerden oluşan menüden ne seçerseniz seçin keyifle yiyeceğinize eminim. Yöre otlarıyla harmanladıkları ev yemeklerinin lezzetini ancak tadanlar bilir. PTT'nin arkasında yer alan mekanın tarihi özelliğinin olması ve bu tarihini korumak kararlılığı içindeki Türkan ve Nejat Çim çiftinin sahibi olduğu ve işlettiği bu mekan artık benim uğrak yerlerimden biri oldu diyebilirim.  İlgili, samimi ama sizi sıkmadan yapılan kısa sohbetlerle servis aralarını keyiflendiren personeli adına da Feridun Budunç'a teşekkür ederim.


Öğle vapuru ile adadan ayrılırken ayaklarım geri geri gidiyordu ama tekrar buluşacağımızı bilmek içimdeki burukluğa hafif heyecan kattığından o kadar üzülmüyorum. Ama bu yazıları okuyup, fotograflara bakıp üzülen kimler var diye sorulduğunda; en başta bu geziye katılmayan/katılamayan Evde Şarap'çı dostların olduğunu söylemek mümkün.

Bu geziye önayak olan Hakan Doğu'ya, yemek programı ve ev sahipliği için Bülent Akgezer'e organizasyona katılımlarıyla destek veren şarap sever dostlara-eşlerine-çocuklarına, bize yol arkadaşlığı yapan Necmiye ve Refik Melikoğlu çiftine  teşekkür ederek yazımı noktalıyorum.

Bir sonraki programda görüşmek üzere.

Hoşçakalın.

Memet Karabulut


Diğer Toplantı ve Gezilerin yer aldığı listeyi görmek için burayı tıklayabilirsiniz.

     

Ana Menü / Fotograf  / Galeriler / Makaleler / Şarap / Geziler 
                             DekomostRa

                      memet@dogusfm.com.tr