TRAKYA
           
(Şarköy-Mürefte-Hoşköy-Uçmakdere)
                           
24 - 25 Eylül 2005

                     

Her gezi öncesi içim kıpır kıpır olur dersem sanırım bana katılmayanınız yoktur. Aksi durumda bu sayfayı okuyor olmazdınız. Bu geziyi güzel yapan şeylere baktığımızda gidilen yerlerin güzelliğinin yanında otobüs yolcularının eğlence dozajının giderek artan bir seyir izlemesi oldu diyebilirim. Özel vasıtaları ile geziye katılan dostlar alınmasınlar ama bizler hem sizlerle birlikte iken eğlendik hem de otobüs yolculuğumuz sırasında. Hele Istanbul'a dönüşümüz gerçekten muhteşem oldu. Beni büyüleyen iki yer vardı: Uçmakdere ve Manastır. En renkli etkinlik Hardaliye yapımı oldu. Onun içindir ki fotografı baş köşede yer aldı. Akşam yemeğindeki "gırnatacılar" da bizim ekibin kurtlarını dökmesine yardımcı oldu. Hava, iddiaların aksine hiçbir sorun çıkarmadı. Şimdi geziyi adım adım anlatmaya başlayayım.

Bu kıpırtıyı benimle birlikte paylaşan Anadolu yakasından geziye katılacak arkadaşlar sabah 07.00 de Kadıköy Evlendirme dairesinin yanındaki otoparkta  bizi bekleyen otobüsümüzün yanına tam saatinde geldiler. Ben geldiğimde Antakya'dan geziye katılan Ali EDİBOĞLU'nu bizi bekler buldum. Gelenler  birbiriyle tanıştıktan sonra Taksim'e varıncaya kadar hemen sıcak bir sohbete daldık. Taksim'e vardığımızda TEM gişelerinden almak zorunda kalacağımız Mutlu ÇIĞRI dışında bir eksiğimiz olduğunu gördüm. Cep telefonuna da yanıt vermeyen Behnam AKYÜREK'i yeteri kadar beklediğimize inanarak 20 dakika rötarlı olarak hareket ettik. Ve otobüs yolcuları aşağıda isimleri yazılı 36 mevcut ve uykulu gözlerle yola çıktı. Nurten-Memet KARABULUT, Necmiye-Refik MELİKOĞLU, Ayşe-Erdal DARCAN, Meral-Timur DARCAN, Muzaffer TUNCER, Ayşe-Cem SORUŞBAY, Esma-Erdal ÇIRPANLI, Ali EDİBOĞLU, Şenay FİLİZ, Onur ÇAKMAK, Şebnem-Suat SÖYLER, Hatice-Semih ÖZDEMİR, Ergun KARATAŞ, Hicran-Sacit ÖZER, Tanseli ÖZER, Zülal-Ahmet ALTUNHALKA, Altay ALTUNHALKA, Ümmühan ALTIN, Serpil-Tayfun CANSEVER, Ayşegül DURMUŞ, Mutlu ÇIĞRI, Ayşe-Ersin DİNÇER ve Selma YÖRÜSÜN - Hakan HATANA.




 

Şarköy'e vardığımızda Ankara'dan bir gün önce Sohbet Motel'e gelen Füsün-Erhan YÜRÜT, Aytanga AKYÜREK ve Ayşe İnan ALİCAN'ı bizi bekler bulduk. Kendi araçlarıyla yola çıkan Bilgi-Seyfun TEKİN çifti de gelmişlerdi ama Hatice-Ertuğrul ALKAN, Ebru-Selçuk KALAYCI çiftleri ile Nihal BAŞIBÜYÜK ve Öngün KİPER'in halen yolda olduklarını öğrendik. Öğle Yemeği için Uçmakdere sahilinde bizi bekleyen yemeklerin kokusunun burnumuza kadar gelmesine rağmen onları bekleyip birlikte yola çıktık. Yolumuzun üzerinde bulunan Hoşköy'den geçerken "rehberimiz" Funda ÇETİNTAŞ'ı da aldıktan sonra ağır ağır Ucmakdere'ye vardık. Ağır ağır diyorum çünkü; Uçmakdere yolunun bir kısmı halen stabilize bir zemine sahip. Genişletme çalışmasından dolayı bir yanı sarp kayalar diğer yanı deniz olan bu yoldan sonra görkemli çınar ağaçlarının gölgesindeki cennet gibi Uçmakdere sahili bir kat daha güzel görünüyor. Sahilde bulunan Tekel Şarap Fabrikasının hemen yanında bulunan kır lokantasının önündeki kıyıda hazırlanmış masaların zaten açıkmış olan bizlerdeki etkisini şöyle anlatayım. Bizden önce gelerek yemeği organize eden Cem ÇETİNTAŞ'ın bizi beklediğini fark etmeden dosdoğru hazırlattığı masalara doğru yönelip hemen sandalyelere oturup salata ve mezeleri tabaklarımıza servis etmeye başladık. Ama biraz sonra yemekte içilecek şarap şişeleri ile elleri kolları dolu bir halde masaya doğru geldiğini hep birlikte fark ettik. 2003 Melen Semillon - Narince ve yine 2003 Melen Narince şişeleri masalara dağılıp kadehlerden gövdelere doğru yolculuğa başladığında neşeli kahkahalarımızda arkadaki vadinin derinliklerindeki kurumuş çınar yapraklarıyla arkadaşlık kurmaya başlamışlardı. Tabaklarımızdaki  lüfer tadındaki ızgara palamutları  Melen Narince eşliğinde afiyetle yerken Cem ÇETİNTAŞ bu şarabın üzümünün Tokat'tan gelmediğini yörede yetiştirildiğini vurguladı. Eline sağlık Cem. Eline Sağlık Melen Şarapçılık sözleri ile birlikte kalkan kadehlerle tebriklerimize kendine has neşeli gülümsemesi ile karşılık veren Cem ÇETİNTAŞ'a ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu kadar yoğun bir zamanda bir yandan üzüm alımı bir yandan işlenmesi ile uğraşırken bize zaman ayırmasına söyleyecek söz bulamıyorum. "Pencerenden gün eksik olmasın Cem."


 

Bu organizasyonda A'dan Z'ye Cem'e destek veren ve gezide yanımızdan ayrılmayan, yöre hakkında açıklamalarda bulunan Funda ÇETİNTAŞ'ın rehberliğinde Uçmakdere köyüne çıktık. Uçmakdere bizi tütün yaprakları ile karşıladı. Her evin duvarlarında ve seralarında kurumaya bırakılmış tütün yaprakları kehribar sarısı rengi ile göz alıyordu. Köyde üzüm ve tütün'ün başlıca geçim kaynağı olduğu görüntüsü vardı. Üzümlerin sonu toplanıyordu. Onun için köydeki sessizliği köy kahvesindeki bir kaç kişi bozmaya yetmiyordu. Ama imdada biz yetiştik. Bir anda köy sokaklarını ilgili ve çocuklar gibi neşeli gurup üyelerinin sesleri doldurdu.
                                                                                                                                              daha fazla fotograf için>>>>>



Önce; otobüsten inen arkadaşlar dağılmadan Ertuğrul bey'in önayak olması sonucu minare gölgesinde bir toplu fotograf çektirdik. Funda hanımdan köyde değerlendirmek üzere ne kadar vaktimiz olduğunu sorup da sürenin hayli kısa olduğunu öğrendiğimizde çil yavrusu gibi köy sokaklarına dağıldık. Ama ne dağılma çocuklar gibi şendik meyve ağaçlarının altında. Kimimiz böğürtlen topladı, kimimiz incir, kimimiz ayva. Bizi gören köylülerin bıyık altından gülüşleri hayli manidardı. Meyvelerinden yedik, suyundan içtik. Suyu hayli güzeldi ve köy kahvesinde içtiğimiz bu sudan yapılmış tavşan kanı çayının tadı da damağımızda kaldı.  Ganos dağının yükselen dar bir vadisinin soluk verdiği bir noktasında kurulu köydeki 100 yılı aşkın bir süredir zamana direnmiş evlerinin pek çoğu son demlerini yaşıyordu. Maalesef bu evleri yenilemeye köylünün imkanı yok ki eski evlerin yerine yapılmış betonarme evler de gördük.  Arnavut kaldırımı sokakları beni çocukluğumun oyun oynadığım sokaklarına götürdü. Ne yana dönsem en az beş açıdan çekilesi fotograf karesi görüyordum. Bir yandan da buraya dört mevsim tekrar tekrar gelmek lazım diye düşünmeden edemiyordum. Köylünün biri "Biz kış olduğunda bir ay kardan dışarı çıkamayız burada" dediğinde Beyazlar altında ne de güzel olur buralar diye içim cız etti.  Cız etmesinin nedeni ulaşımının hayli zor olması. Bir yolunu bulacağız artık. Sıcakkanlı ve konuşmayı seven Uçmakderelilerle kah köy hayatı üzerine kah güncel konularda iki lafın belini kıramadan zamanımız doldu. Tütün almak istediğimiz bir köylünün





gelmesini beklerken zamanı hayli aştığımız için otobüs yolcularının muhalefetine daha fazla göğüs geremediğimiz için yola çıkmak zorunda kaldık. Arkamızdan hayli söylenmiştir herhalde. Kusura bakmasın artık bir sonraki turumuzda gönlünü alacağız. Ben şahsen tekrar geleceğim.

Bir sonraki durak Melen Şarapçılık bağları arasında kalan Manastır. Bağlar arasındaki yoldan kısa bir yürüyüşle manastırın bahçesine girdiğimizde tadım için hazırlıklarını tamamlayan Melen Şarapçılık mensuplarını bizi bekler.
                                                                                                                                             daha fazla fotograf için>>>>>





bulduk. Şimdi yıkıntı halinde olan bu Kutsal Tepe Manastırı ile ÇETİNTAŞ ailesinin birlikteliği aslında yüzyıllar öncesine dayanıyor. Cem bey'in büyük babası yaşamsal bir beladan ailesiyle birlikte bu manastıra sığınarak kurtulabiliyor. Bu manastırın koruyuculuğu olmasaymış belki şu an Cem bey hayatta olmayacakmış. Belki de bundandır ki soylarının devamını sağlayan bu manastır ihale yolu ile satışa çıkarıldığında ÇETİNTAŞ ailesi tüm imkanlarını kullanarak manastırı ve etrafındaki bağları satın alıyor. Şu anda pek çok kısmı yıkıntı halinde olan bu manastır aslına uygun olarak onarıldıktan sonra Melen Şarapçılığın tadım merkezi ve şarap turlarının önemli bir durağı olacak günler sanırım yakında. Manastırın bahçesine girdiğimizde peynir ve hindi etli kanepeleri olduğu tabaklar masalara konmuş Melen Dömisek Beyaz ve Melen Shiraz Rezerve'ler açılmak üzereydi. Açıkçası ben Shiraz'dan içtiğim için Beyaz hakkında bir şey diyemeyeceğim. Shiraz için söyleyebileceğim şey; içtiğim Shiraz'lar içinde en hoşuma giden ürün olduğudur. Aromaların baharat+meyve+sebze zenginliğini, dengeli ve gövdeli oluşunun yanında yuvarlak oluşu, ağızdan gidişi, yuttuktan sonra ikinci, üçüncü kez yutkunma isteği vermesini hoşuma giden özellikleri arasında sayabilirim. Onun için başkalarının başkalarının hakkını da içmiş olabilirim. Her birimiz tarih kokan bu mekanın değişik bir köşesinde şaraplarımızı yudumlarken açıkçası ben bu keyifli dakikaların bitmesini hiç istemiyordum. Bu mekana girdikten sonra çıkmak isteği hiç gelmiyor içimden. Ama ne yapalım ki Höşköy'e inmek gerek. İsteyen otobüsle, isteyen yokuş aşağı 1,5 kilometrelik



yolu yürüyerek inecekti. Ben yaya yolunu seçtim. Benimle beraber bu yolu seçenler dalından meyve yeme şansına da sahip oldular. "Alem dayı"mızın bahçesinden yer gibi iğde, incir, böğürtlen, ceviz yiye yiye güzel bir yürüyüş sonucu Hoşköy sahiline vardık. Melen Şarapçılığın önündeki balıkçı barınağı manzaralı çay bahçesinde bizi bekleyen dostlarla yorgunluk atarken konuşulan konular çeşitli olmakla birlikte kullanılan sözcükler dostların yaşadıklarından hayli memnun olduğunu gösteriyordu. Cem bey, yine yoğun bir tempoda gelen üzümlerin işlenmesi ve şarap üretimi ile ilgili pek çok işle ilgilenirken bir yandan da ev sahipliği yapmaktan geri kalmıyordu. Bu nedenle geç de olsa akşam Şarköy'de yiyeceğimiz yemeğe geç de olsa katılacağını söyledi. Bu arada çay bahçesinde en çok ilgiyi balıkçıların ağlarına takılan bir yavru camgöz köpekbalığının çektiğini belirteyim.
                                                                                                                                Melen Şarapçılığın öyküsü için>>>>



Otelimize döndüğümüzde Deniz ve Hakan DOĞU çiftinin çocukları ile birlikte ailecek bizi beklediğini gördük. Ayak üstü kısa bir sohbetten sonra, üst-baş değişimi ve kısa bir dinlenmenin ardından yürüyerek birlikte akşam yemeği yiyeceğimiz Şarköy merkezindeki Deniz Restorant'a gidildi. Günün yorgunluğu herkesin üzerine çökmüştü ama roman "gırnatacılar" görevlerini icra etmeye başladığında müziğin hareketli nağmeleri masayı bir anda hareketlendirdi. Grubun enerjisinin en küçüğünden en büyüğüne kadar sanıldığının aksine   tükenmemiş olduğunu fotograflardan görebilirsiniz. Sanırım; şarkılar söyleyip raks ederek kurtlarımızı döktük diye böylesi bir eğlenceye deniyor.  Ana yemek olarak yine palamut vardı ama bu kez şefimiz fırında yapmıştı. Üzerine suyundan da şöyle bir gezdirince... mıımm bakın yazarken bile ağzım sulandı. Öğle ve akşam yemeğinde palamut balığı yemek o sırada "keşke başka bir şey yeseydik" dedirtmişti ama şimdi olsa



da yesek demeyenimiz yok sanırım. Motele döndüğümüzde Hakan DOĞU ve Refik MELİKOĞLU'nu bahçedeki masanın birinde Mondavi'nin 2001 Pinot Noir'ı ile birlikte hoş sohbet içersinde buldum. Bunu kaçırmamak lazımdı ve öyle de oldu. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel bir sohbetle birlikte şişenin nasıl sonlandığını anlayamadık. Bir baktık ki bitmiş. Güzel şeylerin "Bir varmış, bir yokmuş" sözüne sadık kalmalarına hiç bir zaman alışamadım vesselam. Bunu hep yapıyorlar. Laf aramızda; aslında bu şişe başka bir adrese niyetlenmişti. Ama "Kime niyet, kime kısmet." deyişimizin boşuna söylenmemiş. Öyle değil mi? Pinot Noir, gecikmeli de olsa o adrese gidecek. Bundan hiç şüpheniz olmasın.
                                                                                                                                             daha fazla fotograf için>>>>>

Ertesi gün kahvaltı sırasında Adnan EK ile Derya BARUT'un da ekibe katılmasıyla Melek KOÇKAR hariç gelecekler listesi tamamlanmış oldu. Günün programı Şaraphane gezileri ile başlıyordu. Kendi imkanları ile gelen arkadaşlardan boş koltukları dolduracak kadar otobüse aldıktan sonra konvoy halinde yola çıktık.Önce Motel sahibi Haldun Keresteci ve ailesine ait Şarköy içinde,

  

evlerin arasında kalmış,  babadan kalma, taş  şaraphaneye gittik. Sağda üstte fotografını görmüş olduğunuz üzüm dolu kamyon tarafından kapatıldığından binanın ön yüzünü görmek zor oldu. Fermantasyona başladığından dolayı köpürerek taşmış kasadan üzüm sularını pompa yardımı ile içeriye boşalttıklarını görüp sorduğumuzda bundan şarap değil sirke yaptıklarını söylediler. Haldun bey; ürünlerinden birer küçük şişe sirke ve şarap vermek istediklerini, gezi dönüşünde otele uğrayıp alabileceğimizi söylediler. Teşekkür edip yola devam ettik.

Mürefte'de bulunan Gülor Şarapçılık söz vermesine rağmen ekstra bir yoğunluk yaşadıklarını öne sürerek geziyi iptal edince biz de konvoy halinde Doluca'nın kapısına  yanaştık. O gün üç ayrı turu ağırlayacaklarını ve üzüm işleme işlerinin de bulunduğundan dolayı özür dileyerek bizi kabul edemeyeceklerini söylediler. Biz de Sevilen'e yöneldik. Bu sırada telefonla Melek hanım arayıp guruba katılmak için nerede olduğumuzu sordu. Sevilen'e gelmesini söyledik ama biz oradan ayrıldığımızda halen ortada görünmediğinden bizi ancak Uçmakdere'de öğle yemeği molası verdiğimiz sırada yakalayacaktı.

Bizi Sevilen Şarapçılık'ta Tesis Müdürü Coşkun GÜNER karşıladı. Üzüm girişinin yapıldığı mekanın ortasında toplanarak verdiği bilgileri dinlemeye çalıştık. Dinlemeye çalıştık diyorum; çünkü hemen arkamızda kalan bölümdeki tanklarda maserasyon sürecini dolduran mayşenin pompalanması işlemi sırasında oluşan gürültü vardı. Ama serde şarap yapımcılığı olan bizler leb demeden leblebiyi anladığımızdan fazla sorun olmadı. Bu sırada Erhan YÜRÜT'ün gezi öncesi bana yazdığı "bir megafon bulursak iyi olur Deko" sözleri aklıma geldi. Tesis'in bölümlerinden en çok ilgiyi yanda da fotografı olan bölüm çekti. Üzeri perlit kaplı bu tamburun vazifesi şarabın tortusunda kalan şarabı ayırmakmış.

Yani sineğin yağı çıkarılıyordu. Bu işlemin sonucunda elde edilen şarabı kim içmek ister bilmem ama benden paso. Coşkun bey bizi Ağustos ayında İzmir'deki fabrikalarına davet etti. Orada daha güzel ve doyurucu bir şarap turu yapacağımızı  söyledi. Biz de kendisine teşekkür edip kartvizit alışverişi yaptıktan sonra hemen yanındaki Kutman
                                                                                                                                               daha fazla fotograf için>>>>>

 

Şarapçılık Tesisleri'ne yöneldik. Turların tesisi gezdirilmesinde görevli Melike hanım bizi önce Türkiye'nin ilk ve tek Şarap Müzesi'ni dolaştırdı. Ama ben müze olarak ayrılan yerde şarap filan göremedim sadece çıfıt gibi  şarap yapımında kullanılan eski aletler vardı. Yakın zamanda başlayan bu sergileme umarım yakında şarapların da sergilenmesi ile gerçek bir müze kimliğine kavuşur. Bu mekanın asma katında ise şarabın konu edildiği güzel bir resim sergisi ve şarap tadımına ayrılmış bir bölüm de bulunmakta. Daha sonra mahzen kısmına geçip şarap tadımı yaptıktan sonra otobüs ve araçlarımıza doluşup öğle

  

yemeği yemek üzere Uçmakdere yoluna revan olduk. İki öğün palamut yedikten sonra herkesin ortak düşüncesi: "yemekte acaba yine palamut mu var?" idi ama bu kez köfte hazırlanmıştı. Köfte de palamut kadar lezzetliydi. Hele salatanın suyu salatadan mek parmak daha güzel geldi bana. Ellerine sağlık aşçıbaşı.

Yandaki fotografı buraya koymamdaki neden; özellikle Ali EDİPOĞLU'nu sizlere anımsatmak için. ( ayakta pembe pötikare gömlekli) Nihal hanımın arabasının patlayan lastiğinin yemekten sonra değiştirilmesinde Ali

beyin herhangi bir payı filan yok ama Ali bey, saat 23.00 de Harem'den hareket edecek Antakya otobüsünü kaçırma endişesi içersinde olduğundan daha öğle yemeğinden itibaren İstanbul'a kaçta hareket edeceğimizi, otobüse yetişip yetişemeyeceğini sorup duruyordu. Lastik değiştirilirken çekilen bu fotograftaki yüz ifadesinden endişesi net olarak anlaşılıyor. Nereden bilsin Ali bey, onu tek endişelendirecek şeyin bu olmayacağını.

Neyse efendim; sırada Hardaliye yapımı var. Bunun için geldik Melen Şarapçılığın önüne. Cem bey,in işi başından aşkın ama yine de her şeyi planlamış. Önce bizi deniz kenarındaki çay bahçesinde toplayıp Hardaliye hakkında
                                                                                                                
daha fazla fotograf için>>>>>



brifing verdi. Yapımı konusundaki bir çok konuya açıklık getirdi. Ben önceleri Hardaliye'nin sadece Papazkarası üzümünden yapıldığını bilirdim. Meğer her şaraplık üzümden olurmuş. Cahillik işte. Hardal bitkisinin öğütülmüş tohumları da fermantasyonun süresini uzattığından 15 günlük süreci 6-7 aya uzatmış oluyoruz. Aklımda kalan tarif* şöyle; Bir fıçı veya cam kavanoza 1 kg üzüme 2 gram öğütülmüş hardal tohumu karıştırılıyor. Tarifte 1gr. da potasyum sorbat var ama Cem bey koymamızı tavsiye etmedi. Kaba 20 cm bu karışımdan konduktan sonra bir sıra defne ve vişne yaprağı konuyor. İçine konulan hardal, defne ve vişne yaprakları  Hardaliye'ye farklı aromalar kazandırıyor. Sonra üzerine yine karışım yine bir sıra defne ve vişne yaprağı. Kabın üzerini bir bezle kapatıp bir köşeye bırakıyoruz. 6-7 ay sonra açıp afiyetle içilecek. Brifingden sonra hep beraber Hardaliye yapmak için geçtik



 

Melen Şarapçılığın önüne. Fotograflarda da gördüğünüz gibi Erhan ve Cem Bey'in başlatmasıyla birlikte hanımlar  da kabın başına çöküp Alicante tanelerini patlatmaya başladılar. Bir keyifle patlatıyorlardı ki sormayın. Sapları dışarı aldıktan sonra tartılmış hardal tohumunu Cem bey üzerine serpti ve daha sonraki işlemleri yapmak üzere içeriye aldılar.  Eller yıkandıktan sonra kimimiz şarap alımı için Melen Şarapçılığın Butiğine yönlendik, kimimiz çay bahçesindeki koltuklarda dinlenmeye çekildi, kimimiz ise sipariş ettiğimiz üzümlerin peşine düştük. Cabarnet'ler akşam geleceği için Kalecik Karası ile yetinmek durumunu seçtik. Akşamı bekleseydik sanırım Ali bey'i kalp krizinden dolayı kaybedebilirdik. Melen Şarapçılık önünden kendi vasıtaları ile gelen arkadaşlarla vedalaşıp ayrılmak oldukça zor geldi. Hele Melen Şarapçılık önü benim için evimizin ön bahçesi gibiydi. Oradan ayrılmak da o kadar zor oldu. Hele hele Ergun KARATAŞ hiç ayrılmak istemiyordu.

Aslında vaktimiz kesinlikle yeterliydi ama bir türlü Ali bey'i ikna edemiyorduk. Hele otobüs grup  olarak yol üzerinde bulunan Umurbey Şarapçılık tesislerine uğrama kararı aldığında Ali bey yüzümüze bakmaz oldu. Ergun Karataş biraz daha şarap içmek için bizi bırakıp Umurbey Şarapçılığa kadar Melek KOÇKAR'ın arabası ile gitmek istemesi otobüsteki koltuğunun üzerinde

emanete bıraktığı şaraplardan bir tanesini yitirmesine mal oldu. Ergun bey; şarapçıya şarap emanet edersen göz hakkına da katlanman gerek. Ergun bey'den aldığımız beyaz kesmeyince bir de kırmızı açtık. Güle oynaya Umurbey'e gidiyorduk ama bu eğlenceden tek keyif almaya kişinin Ali EDİBOĞLU olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Her göz göze geldiğimizde bana tedirginlikle yol ve saat hakkında sorular soruyordu. Umurbey'de Cabernet ve Merlot'nun tatlarına baktım. Cabernet de güzeldi ama Merlot daha çok hoşuma gitti. Hele ayaküstü yaptığımız Cabernet-Merlot kupajı Umur Bey'in de hoşuna gitti. Kimin bu şarap dediğinde hep beraber gülüştük. Tek gülmeyen yüzün kime ait olduğunu artık biliyorsunuz.

İstanbul'a 1,5 saatlik bir mesafedeydik ve Umurbey'den hareket ettiğimizde Ali bey'in otobüsünün kalkmasına 3 saat vardı ama onun tedirginliğini hafifletmek mümkün değildi. Son olarak; Keyif Dünyası tarafından yapılan 1. Amatör Şarap yarışmasında 1. olan Tuncer SAKA'nın ürettiği 2004 Cabernet'lerden iki şişeyi açtım. Yaz tatilim sırasında kendisini ziyaret edip şarabından guruba tattırmak üzere almıştım. Meşe fıçıda da bekletilmiş bu güzel şarap otobüs yolcularından da tam not aldı. Hemen Tuncer bey'i telefonla arayıp şarabı hakkındaki görüşlerimizi onunla paylaşıp hep birlikte ellerine sağlık dedik. Tuncer bey'e, Çeşme Ovacık'da 100 dönüm bağındaki üzümlerden yaptığı bu güzel şarabı bizlerle paylaştığı için bir kez daha teşekkür ederim.

Otobüs ile yolculuk yapmanın avantajını rahat rahat şarap içerek kullanırken Hakan HATANA'nın animasyonu devreye girdi. Bizlerden fal bakmak için  topladığı özel eşyalarımızı geri almak için şarkı söyleme veya fıkra-hikaye anlatmamızı isteyip olmazsa açık arttırmayla satacağını söyleyince yolcular arasında çok güzel sesli arkadaşların da olduğunu keşfettik. Benim poşu tülbendim de bu şekilde 5 YTL ye Ergun KARATAŞ'a gitti.

Taksime vardığımızda 1 saate yakın bir süre olmasına karşın Ali bey heyecanını dizginleyemediğinden taksi tutarak Harem yolunu tuttu. Kadıköy'e vardıktan sonra herkesle vedalaşıp eve vardığımda Ali bey'e telefon ettim. Halen Harem de otobüs bekliyordu. Ama sesinde tedirginlikten eser yoktu.

Bir güzel gezinin daha sonuna geldik. Her ne kadar sürçü lisan ettimse af ola diyerek Funda ve CEM ÇETİNTAŞ çiftine gösterdikleri misafirperverlik ve yoğun iş trafiğine rağmen gayretlerinden dolayı sonsuz teşekkürlerimi kabul etmelerini rica edeceğim.

Ayrıca üstteki satırlarda isimlerini zikrettiğim dostlara da geziye katılımları ve desteklerinden teşekkür ederim.

Gerçekten tadı damağımda kalan bir gezi oldu. Yöreye daha sakin bir gezi yapmak üzere yola çıkmak için Cem'in iş yoğunluğunun geçmesini bekliyorum...Sonbaharda harika olur oralar. Öyle değil mi Cem?

Memet Karabulut

*Erhan YüRÜT'ten gelen tarif:Üzüm saplarından ayrılıp taneler patlatıldıktan sonra süzülerek cibre ve şıra birbirinden ayrılır. Musluklu bir pet bidona 4 parmak cibre konup üzerine hardal tohumu (öğütülmüş olması etkisini daha iyi gösterir.) serpip bir kat vişne yaprağı serilir. (vişne+defne yaprağı da denenebilir.) bu işleme cibre bitinceye kadar tekrar edilir. En üstte vişne yaprağı serildikten sonra ayrılan şıra bidona ilave edilir. Üzeri bezle kapatılır. 6-7 ay sonra alttaki musluktan şarap alınır. Hardal tohumu 1 kg üzüm için 2 gr.


Sayfaya Gelenler;

Bu güzel gezi için eşim ve ben size teşekkür ediyor, diğer gezilerde
buluşmak üzere diyoruz.

Ayşe - Ersin DİNÇER

------------------------------------

Mükemmel ve fedakarcana bir organizasyon düzenleyen başta Sevgili Mehmet Karabulut'a
Müthiş bir ev sahipliği ile bizleri ağırlayan Melen Şarapçılığın sahipleri Sayın Funda ve Cem Çetintaş'a
Katılan 56 üyemize teşekkürlerimi sunmak istiyorum
 
Bundan sonraki gezilerde buluşmak üzere.
Selamlar,
 
Hakan DOĞU
-------------------------------

Elinize sağlık. Yaşadığımız o güzel hafta sonunu çok keyifli bir dille belgelemişsiniz.

 
Ercüment SORUŞBAY 
-------------------------------
 
Memet bey
 
Trakya gezimizin organizasyonu, sitenizdeki yazı ve fotograflarınız, ayrıca evde şarap gurubumuza değerli katkılarınız için ne kadar teşekkür edersek edelim yetersiz kalır sanırım.
 
Kişiliğinizdeki sıcaklık, insan ve doğa sevgisi, yüzünüzdeki gülümseme hiç bitmesin.
 
sevgiyle kal
 
Erdal DARCAN
-------------------------------
 
Sevgili Dostlar,
 
Mehmet Karabulut o kadar güzel anlatmış ki,
daha önce neden aranıza katılmadım diye üzüldüm şimdi.
 
Özlem SELLER
--------------------------------
 
Memet Bey,
 
Yaşadığınız güzellikler  ancak bu kadar güzel fotograf karelerine sığdırılabilir ve bu kadar güzel anlatılabilirdi... 
Ellerinize ve yüreğinize sağlık...  
Sevgiler,
 
Ebru TÜREDİ
--------------------------------
 
Mehmet bey,
Biraz geç oldu ama gezi muhteşemdi. Çok çok çok teşekkürler.

Ali EDİBOĞLU

30 Ekim 2005

-------------------------------------

Diğer Toplantı ve Gezilerin yer aldığı listeyi görmek için burayı tıklayabilirsiniz.

     

Ana Menü / Fotograf  / Galeriler / Makaleler / Şarap / Geziler 
                             DekomostRa

                      memet@dogusfm.com.tr